Alikarduxos's Blog

Bêjenasîya zimanê Kurdî

Bir yıl önce 10 Ekim 2015’te yazdıklarım

BİRİNCİ YAZI

10-ekim-2015-i

İKİCİ YAZI

10-ekim-2015-ii-png

 

ÜÇÜNCÜ YAZI

10-ekim-2015-iii

 

DÖRDÜNCÜ YAZI

10-ekim-2015-iv

BEŞİNCİ YAZI

10-ekim-2015-v

Advertisements

Οκτώβριος 10, 2016 Posted by | 1, değişik / curbecur | Σχολιάστε

ORTODOKS KÜRD PAPAZI

 

DSC04573

Bugün misafirim vardı.

 Misafirim bir  Kürd, Hristiyan–Ortodoks ve papazdı.

Adı Yunanca Patir Maday. Kürdcesi “Bavê Maday”.

 Papazlara baba, yolgösteren, yaşlı, büyük, aziz   anlamında  PATÎR denir..

Kürdcemizdeki Pîr veya Bav kelimesinin karşılığıdır. Bavê Maday…

 Kürdce Bavê Maday.

Maday, Nuh Peygamberin torunlarından birinin adıdır.

****

Bavê Maday, Atina Üniversitesinde, Theoloji  Bölümünde öğrencidir.

 İngilizce, Rusça, Kürdce, Yunanca ve Gürcüce bilir. Aslen Van’lıdır. Dedesi Van’dan göçmüş…

****

Bugün Moskova’ya uçacak . Üniversitelerde imtihanlar bitti. Ve bir aylık yaz tatili Moskovada geçirecek. Kürdce kursları için gidiyor….

Yarın  Moskova’da..

Bavê Maday’ın en çok sevdiği  şey, Kürdce öğrenmek ve  saz dinlemek.

 Dersimli Ali Karduxos’u bulunca:

“-Lütfen bana biraz saz çal!” dedi. “-Tabi sadece Kürdce”.

Ben de sazı aldım  ve:

1.Koyê Dersim

2.Hoy berde berde, Simo deste min berde,

3.Rındamın, gewramin,

4.Tene mayî tu raketi,  parçalarını çalıp  söyledim..

“- Dersimlilerin saz çalmasına bayılıyorum” dedi.

“-Hangi kılamı daha çok beğendin?” diye kendisine sordum.

 “-Kürdce tüm kılamlar güzel” dedi.

“-Evet ama birinde kesin kalbin daha hızlı vurmuştur” deyince .

 “-Ne yalan söyleyeyim, Tene mayî tu raketi, en çok heyecanlandığım parça oldu”     deyince .. bu parçayı ikinci kez çalıp söyledim.

DSC04577.JPG

“-Moskova’ya gitmeden size alaasmarladık  demeye geldim dedi.   “Ne olur ne olmaz deyip  senden borç aldığım DESTANÊN KURDΠ kitabını da geri getirdim. Ayrıca sana da bir hediyem var” dedi.

 DSC04576

 “-Kürdce TEVRAT’ı getirdim” dedi.

 “-Penc Kitabed Mûsa  (Pênc pertûkên  Mûsa) adıyle Kürdceye çevrilmiş ve Moskova’da yayınlanmış” diye de ekledi.

 Bavê  Maday ile geçen sene “Bîra Qederê” romanını beraber okumuştuk..

****

Son olarak:

 Patîr Maday’la Kürd dili sohbetimiz başladı ve Kürdce NA (olumsuzluk ekini ) kendisine anlattım.. Dikkatlice dinledikten sonra;

“-Biliyorum vaktin yok ama  bana bu anlattıklarını lütfen facebook’ta yaz!” dedi, devamla:

“-Herkesin aynı heyecanı yaşamasını istiyorum, dedi.

 “-Tamam yazacağım” dedim.

 (birkaç gün sabredip bekleyin! Unutursam özelden hatırlatın!).

 

 

Ali Karduxos, 23 Haziran 2016-Atina

 

 

 

Ιουνίου 23, 2016 Posted by | 1, değişik / curbecur | Σχολιάστε

1999 yılının bir anısı

Yıl 2000 idi.
Bir yıl önce yani 1999’da öldürülmek için kaçırılmıştım.

PKK içinde muhalefet edenler bizzat Başkanlık Konseyinin emirleriyle imha ediliyorlardı.

Romanyadan bir sorumlu TCye teslim edilmişti. Yaklaşık 10 kişi katledilmişti.

İtalya sorumlusu öldü diye bir çöplüğe atılmıştı.

Biri Avrupa’dan diğeri de gerilladan İki gurup, toplam 20 kişi Başkanlık Konseyi (o zamanki KCK) tarfafından TC’ye teslim edilmişti..
ERNK Avrupa Sorumlusu Ali Sapan liderliğindeki gerilla gurubu silahlarını da TC subayına teslim etmiş ve onunla el sıkışmıştı..
Ben ve benim gibilerin muhalefeti olmasaydı gurup teslimleri sürdürülecekti.Ama çok şiddetli eleştiriler yapıp yazılar yazmıştım. Tamamıyle Yunanca “ÖZGÜR KÜRDLER adlı bir dergi çıkarıyordum. Yunan halkını haberdar etmiştim. İlim tehditlerine ve iftiralara rağmen görüşlerimde ısrar ediyordum. Kürd yurtseverler bana selam vermeye bile korkuyorlardı. Ali Karduxos ile konuşmak, telefonlaşmak vs suçtu. Bu yüzden sorguya çekilenler evlerine “baskın” yapılan yurtseverler olmuştu.

Benim boyun eğmediğimi gördüklerinde, tehdit ve iftiralara rağmen inandığım davayı savunduğumu gördüklerinde bu kez başka bir taktiğe başvurdular..

Bir gün PKK nin Yunanistan koordinatörü (Necmi) bana randevu verdi.
Görüşmede Necmi bana şu soruyu sordu:
«- Pasaportun var mı?
“-Evet var, neden sordun?”
“ -Karar aldık seni Avrupa’ya göndereceğiz. Sana karşı yanlış davramnılmış sen Avrupayı idare edecek bir adamsın, biz burada sana yanlış davrandık bu hatayı düzelteceğiz. Avrupa ERNK sorumlusu olarak Almanyaya veya Bürüksel’e gideceksin”..

Verdiğim cevabı duyduğunda ise kulaklarına inanamadı, buz gibi oldu..

“-Ben Kürdistan kurtulana kadar bir mevki istemiyorum. Bir yerde oturmak da istemiyorum. Bunları görüşlerimden vazgeçirmek için söylüyorsunuz. Ben aynı görüşleri savunmaya devam edeceğim, görüşlerim için ölmeyi tercih ederim. Mazlum Doğan da bunu yapmıştı , dedim..

O zaman o kadar güçlü ve küstahlardı k; Ali Karduxos’un yaşayıp bir gün bunları Kürd yurtseverlerine aktarabileceğini hiç düşünemiyorlardı.. 2000 yılında tam 11 ev değiştirdim… (Bu olay için şahidim görüşmeyi ayarlayan ve o anda yanımızda olan Piro’dur).

*********************

——————————————————–

1999 yılında bana iftira atan milyoner ve «solcu» gazeteci birkaç kez ERNK bürosundaki ROJHAT’ı ziyaret ediyor.

 

Bana atılan bu iftiradan dolayı, 13 yıl sonra, mahkeme bana 18.600 Avro tazminat ödenmesine  karar verdi. İftira atıldığı kararı verdi.

 

İftira atan iki Yunanlı kadın 1,5 yıl hapse mahkum oldular. 2.500 Avro da para cezasına çarptırıldılar.

ROJHAT, iftira atan kadınlara avukat bile temin eden kişidir. Bu ilk avukat Yunan yurtseverlerinin tepkisi üzerine «kariyeri çizilmesin diye» davayı başkasına devretti.

Aynı avukatla birlikte alehime  bir de bildiri yazmışlardı. Ben bu bildiriden iki sene sonra haberdar oldum..

Bu konuda Rızgar adlı  bir taraftarımızn  anlattıkları çok ilginçtir.

daha önce yazmıştım ama ilk fırsatta buradan  tekrar yazacağım.

 

Ali Karduxos…5 Nisan 2016-Atina

 

 

 

Απρίλιος 5, 2016 Posted by | 1, değişik / curbecur | Σχολιάστε

1999’da yayınlanmış bir bildiri

PKK muhalefetinin bildirisi.

PKK Devrimci Çizgi Savaşçıları;

“ROLÜMÜ OYNAYACAĞIM” DİYEREK BİR
HALKIN İMHA EDİLMESİ KARARINA
ONAY VERMEK HALKIMIZ ADINA
ASLA KABUL EDİLEMEZ

Kayıplar, katliamlar, açlık, sefalet, kontrgerilla, kahramanlıklar ve ihanetler… Ülkemiz çelişkiler ve çatışmaların o kadar yoğun olduğu bir ülkedir ki, gündemi neredeyse her gün değişmekte. Daha düne kadar Öcalan ve teslimiyet tartışılırken, bugün devletin kontra örgütü Hizbullah’ın vahşeti tartışılıyor. Yarın başka bir gündem çıkar bunlar da unutulur… Kimisi tarih olur hatırlanır, anılır, kimisinin ise bir daha adı bile geçmez.

Kürt Milliyetçiliğinin ihaneti, özellikle Kürt halkının tarihi açısından “anılacaklar” arasında bir olay olarak gelişimini sürdürüyor. Binlerce insanın çektiği acılar, yaşananlar bir çırpıda kenara atılmış, oligarşiden özürler dilenmişti İmralı duruşmalarında. Her kesimden değişik tepkiler gelişti Öcalan şahsındaki teslimiyet hakkında. Kimisi “peygamber” görmeye devam edip devlet kanallı “vahiy”lerini beklerken, devrimciler eleştirdi, gittiği yoldan döndürmeye çalıştı. PKK çevresinden de değişik tepkiler geldi, gelmeye devam ediyor. Teslimiyete karşı çıkıp, tavır alanlar da oldu. Yaşananlara tavır alanlardan biri de PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları. PKK Başkanlık konseyi ve Merkez Komitesinin açıklamaları ve yaşanan sürece ilişkin PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları tarafından 7 Ocak, 4 Ocak, 11 Ocak, 14 Ocak tarihlerinde 4 değişik açıklama kamuoyuna yayınlandı.

Açıklamalarda genel olarak teslimiyet çizgisi Başkanlık Konseyi ve PKK-MK şahsında eleştirilmekte ve silahlı savaşın devam ettirilmesi savunulmakta, güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmeler yapılmakta.

Bilindiği gibi gerilla içerisinde de PKK’nin teslimiyetine tavır alan bazı komutan ve savaşçılar çıkmış ve bunlardan bazıları da çatışmalarda katledilmişti. Haydar Alpaslan da bunlardan birisi. Dersim’de bir çatışmada katledilen Haydar Alpaslan Kürt milliyetçi basın tarafından “sahiplenilip” günlerce gazetelerde ilanları yayınlandı. Ancak PKK-DÇS yaptıkları açıklamada, Haydar Alpaslan’ın teslimiyete tavır alanlardan olduğu, “barış ve demokratik çözüm grubu” adı altında gerillanın teslim olmasını reddederek teslimiyete tavır aldığını belirterek, bu davranışların ikiyüzlülük olduğu belirtildi.

Benzer bir örnek olarak da yine İsa ve Kazım isimli gerilla komutanlarının teslim olmayı reddettiği belirtiliyor açıklamada. Bu konuda bir süre öncesinde de PKK tarafından bir açıklama yapılmış ve “Başta komploya karşı olan Türkiye yöneticileri ve tüm demokratik çevreler olmak üzere herkesi uyarıyor, özellikle böyle kritik bir süreçte olası provokasyon girişimlerine karşı duyarlı olmaya ve mücadele etmeye çağırıyoruz!” denilmişti. PKK-DÇS’nın açıklamasında ise; “Gerilla komutanları Kazım ve İsa arkadaşların komutasındaki iki grubun “demokratik çözüm ve barış” adı altında düşmana teslim olmayı reddederek Partinin direnişçi çizgisinde ısrar etmeleri, bugüne kadar direniş çizgisinde ısrar edenlere karşı sürdürülen karalama, iftira, ihbar politikasını en uç noktaya kadar tırmandırmıştır. Aslında bu yeni de değildir. Daha önce de yine Dersim Eyaletinde Haydar Alpaslan komutasındaki bir gerilla grubumuzun basında çıkan haberler ardından katledildikleri kamuoyu tarafından bilinmektedir.” Denilerek yapılanın ihbarcılık olduğuna vurgu yapılıyor.

PKK açıklamasında “komploya karşı olan Türkiye yöneticileri” kimdir? Ne “gariptir” ki, Öcalan’ın yakalanması emrini verdiğini söyleyerek övünen Ecevit’e, faşist MHP’ye ve tekelci burjuvazinin sözcülerinden ANAP’a çağrı yapılıyor. “Barışın dili” dedikleri bu olsa gerek. Teslim olmayan gerillayı “katledin” diye açıklama yap, halk düşmanı hükümetlere ve MGK’ya duyarlılık çağrıları yap. Büyük politika!

Yaşananlar milliyetçiliğin amacına ulaşmak için her yolu nasıl mubah gördüğünün çarpıcı bir örneğidir. Daha düne kadar birlikte olunan insanları ihbar etmek, oligarşiye seslenerek “katledin” demek, açık olarak düşman saflarında yer almaktır. İdeolojik, siyasi ve ahlaki olarak artık emperyalizm ve oligarşinin yanında yer aldıklarını kendileri de açıklamalarında belirtmelerine rağmen, bunun askeri-fiili adımlarını atmaları da yeni gelişen bir süreç. PKK teslimiyetçiliğinin nihai olarak geleceği noktaya bu kadar hızlı gelmesi her ne kadar “doğal” olmasa da fazlaca da şaşırtıcı değildir. Bu çizgi PKK çizgisidir. Geçmişte de PKK önderliği tarafından kendi politikalarına ters düşen kişi ve hareketler “kontra” olmakla, özel savaşın adamı olmakla suçlanıp ölüm emirleri verilmiştir. PKK tarihi bu konuda sayısız örnekler vermektedir.

Söz konusu gerillalar nezdinde devlete çağrı yapılmaktadır; bunlar teslimiyetimizin önünde engel olabilirler bulun, katledin, yok edin, biz gerekli yardımı bu konuda yaparız, denmektedir. “bilmediğimiz bir bölgeye gitmişlerdir”in anlamı ihbar etmenin kılıfıdır. “Yaşamlarından ve yapabilecekleri şeylerden partimiz sorumlu değildir”in anlamı ise; katledilmeleri gerekir ve biz bu konuda gerekeni yapacağız, devlet de onların yapabilecekleri eylemi yanlış anlamasın ve bir an önce operasyonlara başlasındır. Nereden bakarsanız bakın devletin polis gücü olma konusunda atılan bir adım olduğudur.

PKK-DÇS, teslim olmayan gerillaların oligarşiye şikayet edilip, hedef gösterilmesinin “ihbarcılık” olduğunu belirterek daha öncesinde Haydar Alpaslan’ın da aynı şekilde ihbar edilip arakasından da ikiyüzlüce sahiplenildiği söylüyor. PKK-DÇS açıklamasında, PKK Başkanlık Konseyi’nin devlete çeşitle güvenceler verdiğini de ifade etmekte ve bu güvenceler şu şekilde sıralanmakta;

“1-PKK ideolojisinden ve program hedeflerinden bir daha asla geri dönülmezcesine vazgeçmiştir.

2-PKK, asla bir daha direnme sözünü ağzına almayacak, silahlı direnişi bizzat kendi elleriyle tasfiye edecek ve direnme eğilimi gösterenleri de yine bizzat etkisiz hale getirecektir. Gerilla mücadelesi ve tarihi yok edilecektir.

3-TC’ye verilen bütün bu güvenceler pratikte ispatlanacaktır. Bunun için gerilla gruplar halinde ve silahlarıyla teslim olacaktır.

4-Yine aynı teminat gereği, PKK Olağanüstü bir Kongre toplayacak ve kendini feshedecektir.

5-PKK Genel Başkanı için verilen kesinleşmiş idam hükmünün infaz edilmemesi ve pişmanlık yasasının PKK yöneticilerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi ancak PKK’nin bu koşulları itirazsız ve eksiksiz yerine getirmesi üzerinde belki mümkün olabilecektir.”

PKK’nin devlete güvence vermesi, hatta bu konuda askeri güçlerini de gerektiğinde kullanacağını bir şekilde ifade etmesi, Öcalan’ın idam kararının ertelenmesi sonrasında PKK-MK tarafından yapılan açıklamalarda da yer almaktadır;

“Türkiye’nin sağduyulu yöneticileri, demokratik güçleri ve gerçek milliyetçileri emin olmalıdırlar ki; partimiz Demokratik Cumhuriyet çerçevesinde hep yapıcı, geliştirici ve güçlendirici bir tutum içerisinde olacak, Türkiye’nin zayıf düşürülmesine ve çıkarlarının zarar görmesine müsaade etmeyecektir… Önemli olan Türkiye’nin önünün kesmek isteyen iç ve dış güçlerin oyunlarına ve engellemelerine fırsat tanınmamasıdır… “ (PKK Merkez Komitesi, 14 Ocak 2000)

“Türkiye’nin önünü kesmek isteyen iç” güçlerle kimlerin kastedildiği çok da sır değildir. Devrimciler ve PKK politikalarına aldanmayan halktır. Nasıl fırsat tanınmayacağı da bellidir. Devlette bu tür açıklamalar yapmakta ardından da halka, demokratik kurumlara, devrimcilere saldırmaktadır. PKK gerillalarına bundan sonra da resmi elbise mi giydirilecektir acaba. Buyursunlar, koşar adım gitsinler. Hatta aldatabildikleri halktan insanları da devrimcilerin karşısına çıkarsınlar. Bu konuda da çok utangaçça davranmalarına gerek yoktur. Söylediklerinin gereklerini bugüne kadar hiç yapmadılar, devrim deyip düzene gittiler, sosyalizm deyip, YDD politikalarının en keskin savunucusu oldular. Halka verdikleri sözleri tutmadılar ama bakalım oligarşiye verdikleri sözleri tutacaklar mı? Kürt milliyetçi hareket için süreç çok hızlı çalışıyor. Emperyalizm ve oligarşi “sindirilmesine” bile izin vermiyor. Daha fazlasını, her geçen gün daha fazlasını istiyor.

İdamın ertelenmesi ve arkasından gelen açıklamalarla ilgili olarak PKK-DÇS da bir açıklama yaptılar. Yaşanan tasfiye operasyonuna dikkat çekilen açıklamada şu görüşlere yer verildi;

“Ecevit son açıklamasında PKK’yi yoketme planının Öcalan’ı yaşatarak yürüttüklerini, Öcalan’ın bu anlamda siyaseten zaten ölmüş olduğunu belirtmiştir…

Öcalan’a dönük yaşam tehdidi ile direniş tümüyle yok edilmek istenirken, buna karşı verilen cevap şantajın ve utancın boyutlarını derinleştirmiştir. 12 Ocak kararı karşısında değil bu kararı suistimal etmek, direnişin gerçekleşmemesi için bütün görevlerini yerine getireceğini belirterek, devlete bağlılığını bir kez daha teyit etmiştir. “Rolümü oynayacağım” diyerek bir halkın imha edilmesi kararına onay vermek, halkımız adına asla kabul edilemez. Kürt halkının geleceğini, özgürlüğünü, umudunu, zaferini belirleyecek, kazandıracak olan, idam ipinin altında beklemek ve idam ipi çekilmediği için şükretmek değil, o idam ipini koparıp atmaktır.”

Evet yapılması gereken öncelikli olarak budur. İdam tehditlerine, bir halkın teslim olması değil, bu onursuzluk ve şantaja karşı çıkmasıdır doğru olan. Bununla birlikte milliyetçi tarihin sorgulanması ve doğruların, yanlışların bulunup çıkarılması gerekmektedir. Bir halkın umutsuz, geleceksiz, onursuz, özgürlüğü olmadan yaşaması mümkün değildir. Bir halkın geleceği bir insanın yaşaması ya da yaşamaması düzeyine indirgendiği noktada o halk zaten yaşamıyor demektir. Özgürlüğünü zaten teslim etmiş demektir.

PKK’nin dünü, stratejisi, mücadele anlayışı sorgulanmadıkça Kürt halkı aynı kaderi yaşamaya devam edecektir. PKK-DÇS, 20. Yüzyılın değerlendirdiği açıklamasında bu çerçevede belli sorularla yaşanan süreci değerlendirmeye çalışıyor;

“Bilimsel sosyalizmin felsefi ve ideolojik olarak kavranışı ve uygulanışı pratiğimizde nasıl somutlanmıştır? Emperyalizm-sosyalizm savaşının politik kavranışı ve uygulama sorunları nasıl somutlaşmıştır?…

Kürdistan Devrimci savaşında Parti, Ordu ve Cephe ilişkisi nasıl seyretmiştir? Parti’de, Ordu’da ve Cephe’de kurumlaşma sorunları kaynağını nereden almış ve neden çözümlenmemiştir? Bunun sonuçları ne olmuştur?

Modern bir kurtuluş hareketi ve sosyalist bir öncü olma iddiasına rağmen PKK’de özellikle son yıllarda damgasını vuran idealizm kaynağını nereden almıştır? PKK’nin özgür insanı temsil iddiasıyla çelişen “Tanrı” kavramı, “tanrısal benzetmeler” nasıl ve neden bir ihtiyaç olarak kendisini dayatmıştır? Ve bunun sonuçları ne olmuştur. Modern bir kurtuluş hareketi ve sosyalist bir öncü iddiasına rağmen, PKK’de politikanın üretimi, uygulanması nasıl ve nerede somutlaşmıştır? Bunun nedenleri ve sonuçları nedir?

Bölge ve dünya çapında sosyalizmin temsilinde öncülük iddiasına rağmen, dünya, bölge ve Türkiye sosyalist hareketine ideolojik ve pratik yaklaşım nasıl somutlaşmış, Kürdistan Devriminin başarısı böyle bir ilişkiye ne ölçüde ve nasıl oturtulmuştur?

Kürdistan Devriminin zaferi için ideoloji-politika, strateji-taktik bağlantıları ne ölçüde doğru ele alınmış, pratikte gerçekleşen ne olmuştur? Kürdistan Devriminin zaferi, söylem düzeyinde emperyalizm-sosyalizm çelişkisi üzerinde ele alınırken, pratikte çözüm nerede aranmış ve neden böyle olmuştur?

Ateşkes süreçleri neden ve nasıl geliştirilmiş, sonuçları ne olmuştur? En son 1 Eylül 1998 tarihinde ilan edilen ateşkes, açıklandığı tarihlerde TC cephesinde bazı çevrelerden gelen talep üzerine diye açıklandığına göre, TC’nin mi PKK’nin mi iradesi bu ateşkese damgasını vurmuştur? 1 Eylül ateşkesinin daha sonra geliştirilen 9 Ekim Komplosu ve 15 Şubat olayının hazırlanmasında rolü nedir?

31 Mayıs İmralı duruşmalarıyla kamuoyuna deklare edilen PKK’nin her açıdan reddi ve tersine çevrilişi, nasıl olmuştur da PKK tarafından anında kabul edilmiş ve resmi görüş olarak ilan edilmiştir…”

Bu sorular daha da somutlanarak PKK geçmiş pratiği, birlik anlayışları, devrimcilere nasıl yaklaştıkları, sol içi çatışma, Milliyetçiliğin yönlendirdiği yanlış eylemler… tartışılmalıdır. Elbette bu tartışmaların çok daha geniş bir halk kesimi tarafından yapılması önemlidir.

Öcalan’ın açıklamalarında yer alan ve kadrolarını suçlayan “yetersiz yoldaşlık” değerlendirmesi konusunda da PKK-DÇS bir değerlendirme yapıyor. Değerlendirmede; Öcalan’ın kendi sorumluluğunu görmezlikten geldiği, daha yaşanacakların Avrupa’ya çıkış kararının alınması ile başlatıldığı belirtiliyor.

“Öncelikle “Neden Avrupa, neye dayanılarak Avrupa” soruları yanıtlanmadan bu süreci bütün boyutlarıyla açıklamak mümkün değildir. Bugün, Avrupa ikiyüzlülük yaptı, Yunanistan bizi arkadan hançerledi, Rusya sattı, gibi değerlendirmeler yapmanın pek bir değeri ve anlamı yok. Anılan güçler kendi çıkarlarına ve politikalarına göre davranmışlardır, bu nedenle bu tutumlarının bir yönüyle yadırganacak bir yanı yok. “Peki ne bekliyorduk” sorusuyla da anılan tutumları açıklanabilir. Emperyalist güçler, o sistemin içinde yer alan güçler kendi çıkarlarına göre davranmışlardır. Peki, PKK Genel Başkanı Avrupa’ya neden yöneldi ve en önemlisi neye dayanmak istiyordu…

Avrupa’nın mücadelemiz karşısındaki tutumu bilinmesine rağmen Avrupa’ya gidilmesi, bunun “siyasal-diplomatik faaliyet” adına açıklanması neredeyse bile bile kendini tehlikenin içine atmaktır. Bu, işin başında inisiyatifi yitirmek, kendini gelişmelerin akışına bırakmak, emperyalist hükümetlerin insafına terk etmek değilse nedir?

Bugün gelişmeler bunu bütün acımasızlığı ve çarpıcılığı ile kanıtlamıştır. Öncelikle bu gerçekliğin saptanması ve hesabının verilmesi gerekir. Ama bu yapılmıyor, bütün sorumluluk “yetersiz yoldaşlığa ve güvenilmez dostluklara” yükleniliyor. Bu değerlendirme sorumluluktan kaçmak, kendi yaşamına, bir partinin, bir devrimin ve halkın kaderine mal olabilecek bir kararın sorumluluğundan kaçmaktır. Hiç kuşkusuz bu noktada sorumluluktan kaçmak yerine, sorumluluğu üstlenmek yaratılan büyünün, tanrılara ait sanal dünyanın sonunu getirmeyecek mi, ya da buna büyük ve onulmaz bir darbe vurmayacak mı? Bundan mı korkuluyor? Başka bir deyişle “sistem”i aşmadan doğrudan bireysel sorumluluk üstlenmek mümkün mü? Kurulan “sistem”in odağında mutlak yanılmazlık inancı var, peki bu kült içinde sorumluluk yüklenmek mümkün mü, sorumluluğun bütün boyutlarını bilimsel bir tarzda incelemek ve bunun gereklerini yerine getirmek olanaklı mı?”

Bu değerlendirmelere yer verildikten sonra açıklama şu sözlerle sona eriyor;

“Kendi bireysel sorumluluğundan kaçarak suçu “yetersiz yoldaşlığa” bağlamak hangi devrimci sorumluluk ve adalet duygusuyla açıklanabilir? Yine bu noktada “suçluluk duygusu”nun oluşmasında ve bir çok trajik olayın yaşanmasında (Kendini yakma eylemleri kastediliyor. B.N) bu sorumluluktan kaçış ve sorumluluğu başkalarına yükleme anlayışının payı nedir? Ya bunun devrimimize ve partimize dayatılan topyekün tasfiye ve silahsızlandırma hareketiyle var olan doğrudan ilişkisi?..

Hiçbir devrimci yurtsever bu sorulardan kaçamaz, çünkü hiç birimizin kendimizin ve halkımızın kaderiyle oynama hakkı yok. Görev, doğru soru sormak ve bilimsel yanıtlar geliştirmektir. Yoksa “hepimiz günahkarız” gibi bilimsel ve doğru olmayan, hiçbir devrimci yurtsever değeri olmayan sözlerle avunmak, kendini yaratılan mistisizmin teslimiyetine bırakmak değildir…

Görev, soru sormak, sorumluluk sahiplerinin yakasına yapışmaktır. Yoksa kendi kendimizi “günahkar” ilan edip tasfiyeciliğe zemin sunmak, ona yol olmak değil.”

Öcalan’ın kendi etrafında yarattığı tanrılaştırma sonucudur ki, bugün her şey Öcalan’ın durumuna bağlanmıştır. Öcalan idam olmazsa Kürt halkı, oligarşi ve “yüzyıl kazanacak” idam edilirse Kürt halkı, ve bilcümle alem kaybedecek. Bir halkın kaderi kahramanlar ya da hainler tarafından yapılmadı yüzyıllardır. Kahramanlar tarihin yapılmasına, toplumların gelişmesine etkide bulundular ama hiçbir zaman tek başına belirleyici olmadılar. Olmayacaktırlar da. Kahramanları yaratan halkın mücadelesidir, halkın özgürlük arayışı ve bu uğurda verilen özgürlük savaşlarıdır. Bir halkın özgürlük talebi yoksa orada kahramanlar da çıkmaz, bir halkın özgürlük, bağımsızlık, sömürüye son verme, sosyalizm mücadelesi varsa orada kahramanlar da çıkacaktır, önderler de. Her halk kendi kahramanlarını ve önderlerini her şeye ve herkese rağmen çıkarır. Bunun önüne hiçbir baskı yasası, hiçbir ihanet ve tasfiye, hiçbir teslimiyet alamaz.

Απρίλιος 4, 2016 Posted by | 1, değişik / curbecur | Σχολιάστε

Amaradan boklu işekli toprak yiyenler

 

 

Bu fotoğrafı görünce bir Kürd olarak utanıyorum.

405_564789990349642_6212671973814567163_n (1)

Çünkü ben her yerde devletin Kürd dilini ve eğitimini yasaklayarak Kürdleri 3 nesil geri bıraktığını yazıyorum.

Halbuki bu resimdekiler Kürdlerin ortaçağda olduklarını ispatlamışlar.

.Bunlar dün ilerici olduklarını söyleyenlerdir.Başkalarını da ilkel ve gerici aşiretçi diye suçlayanlardır.

Bunların partileri de bir tepki göstermediğine göre demek ki bu resimdeki ilkelliğe katılıyorlar.

*****************

 

( PKKnin silah bırakmak için bir şartı olacağı dedikodusu yapılıyor.

Söylentilere göre; Kandil’dekiler :

-teslim oluruz ama bir şartla, demişler.

Şartlerı da:

«-Önce Başkanın bahçesinde it köpeğin işeyip sıçtığı boklu gübreli ve «verimli» topraktan bir avuç yiyelim sonra hapse girelim» diyorlarmış..

Devlet de:

«- O boklu toprağı yerseniz kolera olursunuz ve gardiyanlara da bulaşır» gerekçesiyle kabul etmiyormuş.

Bu yüzden de ordusunu tasfiye etmesine rağmen hala silahları bırakmamışlar..

Esir Başkana bağlılıklarını yenileyen Kandildekiler koleradan korkmadıklarını bildirmişler.

Μαρτίου 27, 2016 Posted by | 1, değişik / curbecur | Σχολιάστε

Biz Dört Parçaya ayrılmış kardeşleriz

ABD ve Müttefikleri Mart 2003 tarihinde Irak’a saldırdıklarına bu askeri harekatın, Güney Kürdistan için kurtuluşun yolunu açacağını görmemek tarih ve siyasi bilinçten yoksun olmak demekti.

Kürd ulusuna karşı kimyasal silah kullanan bir işgalcinin Kürdistan’dan kovulmasının tarihi şartları oluşuyordu. Irak işgali son bulabilirdi.

ABD ve müttefiklerinin bu müdahalesi, Kürdlerin kurtuluşunu getirecekti. Bu belliydi.

Bir tarih öğretmeni olarak bu olayı Yunanistan’ın kurtuluşuna benzettim.

1827 tarihinde İngiltere, Rusya ve Fransa Osmanlı devletine saldırmış Navarin’de Osmanlı Donanmasını yakmıştı. Bu savaş Yunanistan’ın Kurtuluşunu sağlamıştı.

Benzeri bir olay Kürdistan’da yaşlanmak üzere idi.

ABD saldırırsa Güney Kürdistan kurtulacaktı.

Kürdlere kimyasal silah atan bir Ortadoğu Hitlerinin de gömülmesi anlamına geliyordu.

Yunan TVlerinde saldırıdan önce ve sonra birkaç kez tartışmalara katıldım.
Kürd tarafını temsilen (bir Kürd aydını olarak, şahsiyet olarak) davet edildim.

ABD saldırısını Özgür Kürdistan isteyen her Kürdin desteklediğini ve Kürd dostu olan herkesin de desteklemesi gerektiğini söyledim.
ABD’nin muhtemel savaşının KÜRDLERİN NAVARİN’İ OLACAĞINI savundum.
Saddam Ortadoğudaki Hitler’dir dedim.

Yunanistan eski Mili Savunma Bakanı Sayın Statopoylos ile birlikte davet edildiğimiz bir TV proğramında bazı çevrelerin:
«-Saddam direnecek, halklar kazanacak» demelerinin cahilliklerinden kaynaklandığını söyledim ve kelimesi kelimesine şunları söyledim:
-ABD saldırısı başladıktan en geç üç gün sonra Irak askerlerinin ellerini havaya kaldırıp teslim olacaklarını ve Saddam Hükümetinin yıkılacağını, söyledim.

Tam bunları söylerken proğramın sunucusu:
«- dinleyicilerden bir telefon var» dedi.
«- yorum yapmak isteyen bir Kürd izleyici » dedi.
ve bağlantı gerçekleştirildi.

Proğramı telefonla arayan Kürd yunanca konuşuyordu, şunları söyledi:
– Ali Karduxos hiçbir partiye üye değildir. dedikleri Kürdlerin görüşleri değildir.

Proğram sunucusu:
-Bunu biz de biliyoruz ve bir Kürd Aydını olarak davet ettik, onun dediklerine bir itirazın var mı? diye sordu.
Telefonla bağlanan Kürd, biraz önce söylediklerini tekrar etti:
«-Hiçbir örgütün veya partinin üyesi değildir» dedi.

«Bunu biliyoruz» dedi sunucu, «söylenenlerden farklı mı düşünüyorsun, boşver ne olduğunu, söylediklerinde bir yanlışlık var mı?» diye sordu.

Provakatör Kürd cevap vermeden telefonu kapattı.

Bu şahsın kim olduğunu biliyorum.
Son günlerde İsveç’teki Hak-Par’lılar ile alehime konuştuğunu da biliyorum.
————————————————————

Yıl 1987 ve 1988

Güney Kürdistan’dan Kimyasal silahlardan kaçanlardan yüzlerce kişi Yunanistan’a çok perişan bir vaziyette kavuştular. Çoğu Diyarbakır kampından kaçanlardı.

Ben o zaman ERNK Bürosunda çalışıyordum.
Guruplar halinde gelen Kürdler çok sahipsizdiler. Hepsi Yunanistan’a kaçak girmekten yargılanıyordu. Bu Yunan Hükümetinin politkasıydı. Hem Türkiye’yi «Kürdlere yardım etmiyoruz» diyerek iknaya çalışıyorlardı. Bir taraftan da Türkiye’deki tüm mültecilerin Yunanistan’a gelmelerinden çekiniyorlardı.

Hepsi tercümansız, yollarda sokaklarda kalmıştı. Mahkemelerde sürünüyordu. Mahkemeler bitene kadar tutuklu kalıyorlardı.

ERNK bürosundaki arkadaşlara şunu söyledim:
«-Gelenler bizim kardeşlerimiz, farklı bir partiden olabilirler ama ulusal bilinci olan gelen kardeşlerine yardım etmeli.Yardım etmezsek Kürdlerde ulusal bilinç olmadığını ispatlamış oluruz. Ama bu bir yana kendi insanlarımıza karşı bile insan olmadığımız vurgulamış oluruz».
Aldığım cevap
-Ama onlar KDP’li, YNK’li

Ben de
«-Evet ama onlar da Kürd. Bu dava ulusal bir dava. Onlar Kürdler ve kimyasal silaha hedef olmuş halkımızın bir parçası, çoğunluğu kadın ve çocuk. Yardım etmeliyiz».

PKK’den de yardım alamayınca:
«- Ben, bürodaki işlerimi askıya alıp kimyasal silahlardan kaçan Kürd kardeşlerime yardıma gideceğim. Acil görev budur», dedim ve bürodan ayrıldım.

Şahidim de şu andaki peşmerge komutanı Serbest’tir. 1987-88’den sonra buraya gelen tüm Güney Kürdistanlılar da şahidimdir.

Kürdlerin günlük sorunları ile, yerleşim sorunları ile, mülteci olma sorunları ile, ekonomik sorunları ile, sağlık sorunları ile, çeviri sorunları ile, iş sorunları ile ve bunlara sahip olma sorunları ile uğraştım…

2005 yılında, Güney Kürdistan ziyaretim sırasında Ali Avni’yi ziyarete gittim.
Ziyaret sırasında orada iki kişi daha vardı ve sürekli bana bakıyorlardı. Birden ,
-Seni tanıyoruz diye kalkıp bana sarıldılar.
Sordum nerden tanıyorsunuz?
Yunanistan’da mülteciydik, sen bize ev tuttun ve eşimi doktora götürdün. Eve defalarca yiyecek getirdin dedi.

(hemen altta şu anda IŞİD’e karşı savaşan komutan serbest ile olan resmimi yayınlayacağım).

Ali Karduxos,28 Şubat 2016-Atina

Φεβρουαρίου 28, 2016 Posted by | 1, değişik / curbecur | Σχολιάστε

Fatih Sevgili dini Kürdlere karşı kullanıyor

Yanlış yapıyorsun kardeşim.!

yanlis-yapiyorsun-kardesim

Kürtler ve Türkler bu coğrafyaya 40 yıl veya 80 yıl önce gökten zembille inmedi; bu iki millet bin yıldan fazla bir zamandır bu coğrafyada kardeşçe aynı kaderi paylaşmış dindaş ve tarihdaş olan iki Müslüman halktır. Ancak bu sorun Kemalist sistemin uygulamaları ile ortaya çıkan bir sorundur. Önce tek taraflı bir devlet baskısı; İdam, Sürgün, Yasak, İşkence, İnkâr, Asimilasyon ve türlü zulümler daha sonra sorun silahlı bir savaşa dönüşmüştür. (Bunları yazan Fatih Sevgili’dir)

———————————————-

Kardeşiniz Ali Karduxos’un yorumu:

Bu II. Saddamın yeni maskesidir. Rus korkusundan taktıkları maskenin adına «Fatih Sevgili» denir. Kürd birliğinden korkmanın adına Fatih Sevgili denir.

Bu isim, Davudoğlu’nun kürdleri kandırma kimliğidir. Bu maskenin altında Erdoğan Devutoğlu zulmü gizlidir. İttihatçı-Terakki zulmu gizlidir. Kemalizmin zulmü gizlidir. Demokrat bir Bir türk önce şunları söylemeli:

BİR: Kürd ulusuna nüfus oranına göre ilkokullar açılmalıdır.

İKİ: TÜM KÜRD TUTUKLULER SERBEST BIRAKILMALIDIR.

ÜÇ: devletin mağdur ettiği, katlettiği, içeride çürüttüğü her kürde (İsrail’in Türkiyeye adam başına ödediği kadar) tazminat ödenmelidir.

Ve

DÖRT: Bunları yapmayan bir hükümetle görüşen Kürd hain ve işbirlikçi ilan edilmelidir.

İŞTE KÜRD DOSTU OLAN BİR TÜRK BUNLARI SÖYLER.

BEBEK YÜZLÜ DAVUTOĞULLARININ SÖZLERİNE KANMAYIN!.

***   ***   ***

Tabi bir Türk bütün kalbiyle Kürd dostu ise;

“-Kürdistan 500 yıldır işgal altındadır” der ve İsmail Beşlşikçi gibi BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN der.. Diğerleri zamanın ve siyasi rüzgarın getirdiği Saddam tipleridir.

Bu yazıyı yazan adam da Erdoğan’ın birkaç yıl önceki eski maskesini takmış.

Hem dindaş, hem işgalci olmaz.

Hem dindaş hem katliamcı olmaz.

Hem işgal hem de dmokrasi bir arada olmaz

Dindaş isek siktir olun gidin. Ülkemizden çıkın ki; o zaman gerçekten dindaşız diyebilelim.

«Ben müslümanın» diyen köpekler Kur’an’ı Kerim’in 3 nesil Kürdceye çevrilmesini bile engellediler. Biz din kardeşiyiz diyen bazı zalim köpekler anadilimizde bize 3 nesil bir ilkokul bile açmadılar.

Kürdler Rus işgali altında olsaydı ilkokuldan üniversiteye kadar tüm okullarımız vardı ve hiç kesintiye uğramamıştı. Ruslar din kardeşimiz olmamamasına rağmen…

Hitler işgali altında olsaydı, Mussolini işgali altında olsaydı yine de Kürd dilinde ilkokullar yasaklanmazdı. Bugünkü hükümet ve yukarıdaki yazıyı yazan adam ne ittihatçıdır ne de kemalist: Erdoğan ve Davutoğlu gibi ittihatçı-kemalisttir. Hem ittihatçı hem de kemalist canavarlığı  taşıyan  yaratıklardır.

Fatih Sevgili’nin tatlı diline güler yüzüne bakmayın bu Erdoğan ve Davutoğlu’nun yeni maskesidir.

Bu güler yüzün altında birkaç Saddam birden gizlidir. Cemal Paşa, M. Kemal, Saddam, Erdoğan ve Davutoğlu gizlidir.

Fatih Sevgiliye bir soru:
Kürdistan Hitler veya Mussolini işgali altında olsaydı Kürd dilinde ilkokullar yasaklanır mıydı? (Bu soruya bir cevap ver sayfanda)

KÜRD DİLİ HALA DA YASAKTIR….

Ana dilinde nüfus oranına göre ilkokulları olmayan bir ulusun dili yasak demektir. Bir dilin yasak olup olmamasının  kıstası budur.

Üç nesil yasaktan sonra, bu dili artık  «biliyorsan, unutmamışsan, o zaman türkü söyleyebilir konuşabilirsin» demek SINIRLI ve KONTROLLÜ bir serbestliktir. Savaş bitene kadarki bir serbestliktir. BİR SAVAŞ TAKTİĞİDİR.

İttihatçi kemalistlerin bir savaş hilesidir. 1909 ‘da aynısını yaptılar..
1909’da İttihatçıların başa gelmesini Yunanlı, Bulgar, Ermeni, Kürd, tüm azınlıklar gösterilerle kutladılar. (Hatta o zamanlar «ya kardeşim bunlar daha yeni iktidara geldiler. haksızlık etmeyin! biraz fırsat verin! diyenler bile oldu. Demek ki; Günay Aslan o zamanda varmış).

Kürd dostu olan bir Türk, İsmail Beşikçi’dir.

Beşikçi, BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN diyen sağlam ve eski dosttur.

Beşikçi, Kürdlerin gözünün nuru. Kürd aydınlanmasının ışığıdır.

Rus tehlikesi baş gösterince böyle Fatih Sevgili gibi yırtık dondan çıkan Erdoğan ruhuna sahip güler yüzlü canavarlar değildir..

Ali Karduxos, 14 Şubat 2016-Atina

 

Φεβρουαρίου 14, 2016 Posted by | 1, değişik / curbecur | Σχολιάστε

KÜRDİSTAN’DA DİN VE DEVLET

715ht0

Dilin serbest değilse, dinin de serbest değildir.

Dili yasaklamak demek, aslında, düşünceyi inancı ve net bir deyimle, DİNİN DE YASAKLANMASI demektir.

Bir din için; “anlamıyorum, bilmiyorum ama dindarım” demek  işgalcinin  sokuşturduğu hayvanlaştırmadır.

Ama kesinlikle din değildir..

***

 Bir soru: Erdoğan bir savaş taktiği olarak, dindar Kürdlerin TC nüfuzu (nüfus değil «etki»anlamında, Kürdce: bandor)  altından  çıkmaması için  Kürdce Kur’an-ı Kerim   yayınladığını söyledi. (Ama, Erdoğan’ın devleti  ve aynı ideolojide olanlar, daha önce bunu tam üç nesil  yasaklamışlardı).

  Peki neden serbest etti veya yayınladı?:

Amaç,   DİNİ NÜFUZ kullanılarak Kürdlerin  köle olarak daha uzun süre el altında tutulması idi. Yani, Kur’an-ı Kerim’i yasaklamak nasıl bir  devlet politkası idiyse «ve bir savaş taktiği idiyse»  ÜÇ NESİL SONRA  serbest olduğunu söylemek  de yine bir savaş taktiğidir.

Yani bizim dinimiz bize karşı bir savaş taktiğine  kurban edilmiştir.

ÇOK ŞÜKÜR ARTIK DİLİMİZDE KUTSAL KİTABIMIZ SERBEST….

Evet ama gerçekten serbest mi?

Kürdce üç nesil yasaklanan dilimizde  artık Kutsal kitabımız yayınlanabiliyor. ..

Evet ama serbest mi? Gerçekten yayınlandı mı?  Kaç evde var ve okunuyor? soru  ve sorun budur.

 Eğer biz, bir Kürdce Kur’an-ı Kerim’i  elimize alıp rahatlıkla okuyor ve anlıyorsak;  o zaman, gerçekten de dilimiz  serbesttir.

Anlıyamıyorsak,  o zaman, yasaktır.

Anlayamıyorsak dilimiz de; dinimiz de yasak demektir.

***

TC devleti,  Allaha baskın çıkmış demektir.

İşgalci devlet, Allah’ın gökten gönderdiği Kutsal kitabı üç nesil yasaklayabilmiştir.

Allah’ın, Kur’an’da dediği sözleri, TC kanunları yasaklamış ve öğrenmemizi  engellemiştir.

Yani Allahın “okuyun, öğrenin!” dediği şeyi  eğer TC devleti istemiyorsa, Allah’ın birşeyler yapmaya gücü de yetmez. Devlet kanunları, Allah’tan daha da güçlüdür.

 Yaşadığımız bunlardı.. Bunları yaşadık.

Eğer bana, okuduğu Kürdce Kur’an-ı Kerim’i,  tamamıyle anlayan ve tüm kürdce kelimeleri  bilen,  200 kişi vardır, derseniz ve gösterebilirseniz  yine de inanamam.

Diyelim ki böyle  200 kişi var; Ama sadece ikiyüz kişilik bir  ELİT GURUBUN anladığı dilin adı, KÜRD ULUSUNUN DİLİ  olmaz ki!

Sadece 200 kişinin anladığı bir dinin adı da «bir ulusun dini» olamaz ki.

 Bu 200 kişi Allah’ı temsil edemez ki;

Allahın temsilciye ihtiyacı yoktur.

 Hiçkimse Allah’ı temsil edemez.

Eğer Allahın dediği sözleri birileri anlamadığımız için  bize  açıklıyorsa, o zaman bu aracılar olmasa Allah kaybolur gider, demektir.

 Sıra bir dilin serbestliğinde..

Bir dil önce Alfabe’dir, sonra  Sözlük ve sonra da Gramer’dir.

TC devleti, her eve Kürdce bir alfabe, bir sözlük, bir de Kürdce gramer kitabı verseydi, o zaman, hakikaten dilimizi öğrenmemizi istiyor ve eski  politikadan vazgeçmeye niyetli olduğunu eksik bile olsa belirtmiş olacaktı. Serbest etmek istiyoruz ama nereden bşlayacağımızı bilmiyoruz, anlamına gelirdi.  Buna rağmen iyi bir başlangıç olacaktı.

Ama işgalci devlet önce bir kanun çıkardı:

Dilimizin “sınırlı ve kontrollü  kullanımı” diye bir kanun çıkardı.

Yani ne kadar Kürdce öğreneceksin devlet belirliyor. Devlet belirleyecekti.

Sınırını koymuş ve kontrolü de devletin elinde. Sınırı aşarsan hemen müdahale ediyor.

Çünkü bu serbestlik bir  savaş hilesi idi. (Kaç kişi serbest kelimesinin Kürdce olduğunu biliyor? Dilimize ne kadar yabancılaştırılmışız) .

 ***

Dini motivlerle  siyaset yapan dindar olmaz.

 Kürd de,   Türk de, dini motivlerle siyaset yapıyorsa sahtekardır. Çünkü din bir inanç sistemidir.

Türk dini, daha fazla ve  daha uzun yıllar Kürdleri köle olarak tutmak için dini motivlerle  siyaset yapıyor.

 Kürdlerden de iki tür dini motivli siyaset yapanlar var:

  1. Dilime karşı olan dinime de karşıdır diyen, yurtsever dindar kesim

  2. Biz din kardeşiyiz, TC ile beraber yaşayalım diyen dini kullanılarak hayvanlaştırılmış (bilinçli veya bilinçsiz ) işbirlikçi hain kesim.

Kürdistan’da birincisi, bizi de temsil eder.

İkincisi ise; İttihatçıların, kemalistlerin, Erdoğanların bize giydirmek istedikleri bir gömlektir.

*************

 Örnek:

 Bizans Hristiyan ve ortodokstu.

Romenler Hristyan ve Ortodoks mezhebindendirler. Bulgarlar da ortodokstur.

Yunanlılar da, Ruslar da, Ermeniler de ortodokstur.

Ermeniler, işgalci Bizans’la  aynı diyaneti, aynı diyanet merkezini, kabul etmeyip sudan bir bahane ile kiliselerini (yani diyanetlerini) Bizans’tan ayırmışlar. Aynı şeyi Nestoryaniler de yapmış.

Bunların hepsinin  kendine ait Patrikliği(Diyanet Merkezi) vardır. Bulgarların da, Romenlerin de, Rusların da hepsinin kendine ait Patrikleri vardır.

İşgalci ile aynı  Diyanete, aynı diyanet merkezine sahipsen  senin dinin de kontrollü ve sınırlıdır.

Kürdlerin müslümanlığının sınırını belirleyen TC  dir.

Çünkü; Kuran-ı Kerim’i ne kadar okuyup ne kadar anlayacaklarını belirleyen TC dir.

Benim  kutsal kitabımı  bir çinli gibi okuyamıyorsam niye adım müslüman olsun ki?

 Allahın bile  kendi kitabını Kürd dilinde okutulmasına  gücü yetmemektedir.

Sadece bir tek kitabı  okutup dini nüfuzlarını geliştirip «iyi ve dindar insan»  rolüne girmek de yine bir savaş hilesi olacaktır.

 İşte bana sayfamda dini motivlerle siyaset yapıp ders vermeye çalışanlar bunları düşünmeliler.

Dinimizin kurtuluşu Mazlum Doğan ruhunun ülkemizde hakim olup olmaması ile ilgili bir sorundur.

Dinimizin kurtuluşu BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN ile mümkündür.

 Kürdler kendilerinin denetiminde, sadece Kürdce bilen,  kürdce yazan ve açıklayan bir diyanet merkezi kuramadıkları müddetçe dinleri de Kutsal kitapları da işgalcinin denetimindedir.

 

Kürdce Kuran-ı Kerim’i serbest eden Erdoğan değildir.

15 yıllık gerilla mücadelesinden sonra  uyanan halkın devlete başkaldırmasını engellemek için  işgalcinin «senin din kardeşinim» rolüne bürünmesidir.

Bu yüzden serbest oldu.

Bir müddet sonra da tamamıyle yasaklanacaktır. Kürdce de Kur’an-ı Kerim de.

Ve bize 1930lardaki gibi yeni türk tarih ve dil tezleri getireceklerdir.

 

 

 

Ali Karduxos, 14 Şubat 2016-Atina

 

 

TRAKYA’daki Pomakların yayınladıkları bildirinin  birinci ve  ikinci sayfaları: 1998’de yayınlandığı belli oluyor. Kurban bayramından sonra, ama üzerinde tarih yok.:

 

12207668_198379113845271_1383359243_n

 

12511729_198379177178598_85957914_n

Φεβρουαρίου 14, 2016 Posted by | 1, değişik / curbecur | Σχολιάστε

Kardeşim Feti

https://www.youtube.com/watch?v=wijT5DX3flQ

Yunanistanın en ünlü müzisyenleri bir arada.

Burada saz çalan benim biyolojik olarak kardeşimdir. Benden küçüktür.

Gördüğü işkenceden sonra yavaş yavaş böbrek hastası oldu. İki kez böbrek nakli yaptı. sonra kendisini kaybettik.

Bir gün bana:
-Abi bak, her aileden en az bir kişi bu davaya asker olarak katılmalı. Bizim ailemizden de katılmalı. Bu dava hepimizin davavı ise, ya sen yada ben ikimizden birinin gitmesi, gerillaya katılması gerek» dedi..»

Ardından da şunu söyledi:
-Sen burada dergi ile uğraşıyorsun. ağır bir sorumluluk altındasın. senin yaptığını ben yapamam bu yüzden de ben gideceğim, dedi..

Ama hastalığı onun gitmesine mani oldu. Böbrek hastalığı azgınlaştı. Dialize giriyordu. Hastalık onu bambaşka bir adam yaptı.

Sonra iki kez ameliyat oldu ve kardeşimi kaybettim..

Ali Karduxos

Φεβρουαρίου 7, 2016 Posted by | 1, değişik / curbecur | Σχολιάστε

kemalist Agop Dilaçar

 

Agop DİLAÇAR kimdir?

10552612_10152519765742910_4050270292767572657_n

Asıl adı Agop Martayan’dır ve  Ermenidir. 22 Mayıs 1895’te İstanbul/Büyükdere  doğmuştur.

1915’te Robert Kolejini bitirdi.

I. Dünya Savaşı’na Osmanlı subayı olarak ve Mülazım (teğmen) rütbesiyle katıldı. Önce Kafkas cephesinde sonra da Şam’a gönderildi.

1918 ‘de Beyrut’ta Surp Nişan Ermeni ilkokulunda öğretmenliğe atandı.

1919 da İstanbul’a gelerek Robert Kolej’de İngilizce öğretmeni olarak çalıştı..

1922’de Sofya’ya gitti.

1931-32 yıllarında Bulgar Üniversitesi’nde Eski Türkçe Dersleri verdi. Yazdığı  uyduruk bir yazıdan dolayı, Mustafa Kemal trafından Birinci Dil Kurultayına çağrıldı.

27 Eylül 1932’de I. Dil kurultayında «Sümer, Hint-Avrupa Türk Dilleri Arasındaki İlişkiler» tezini okudu (bakınız dip not:1) . Sonra da Türk Dil Kurumu’nda Başuzmanlığa getirildi. İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Okulunda İngilizce derslerini verdi. Asıl  soyadı Martayan’dır.

1935 yılında Türk diline hizmetinden dolayı,   Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine «Dilaçar» soyadı verildi.

Ardından 1936-1951 yıllarında Ankara Üniversitesinde Dil ve Tarih Coğrafya Faküldtesi’nde «Dilbilim Tarihi» ve «Genel Dilbilim» okuttu.

1943-1970 yıllarında «Türk Ansiklopedisi’nde» teknik danışman ve baş redaktör olarak görev yaptı.  1919 yılında Beyrutta Ermenice LUYS dergisini, Sofyada RAHVİRA ve MIŞAGUYT isimli kültür dergilerini çıkardı. Türk Dili üzerine yazdığı yazılar çeşitli dergilerde yayınladı (Türk Dili, Varlık ve Türk Dili Araştırmaları Yıllığı’nda).

12 Eylül 1979’da öldü.. Şişli Ermeni mezarlığında gömülüdür. (Doğru veya yanlış ben Ali Karduxos’un fikrine göre S. Nişanyan’ı da ikinci bir Dilaçar yapmak için uğraşıyorlar. Bu konuyu detaylıca tartışacağımız bir ortam yoktur.. Olsaydı bu dediklerimi ispatlardım. Bu konuda S. Nişanyan çok geri adım attı. Kürdlere karşı olan herşeye EVET dedi.. Kürdceden ANNE kelimesini bile çıkarmaya çalıştı.

S. Nişanyanın kürd dilini inkarı ve sahte dil ve tarih tezlerine karşı çıkmaması nın sebebi bundandır. Kürdlerin alehine olan herşeyi kabul ediyor.

Sarkis Hatspaniyan’ın ermeni dili üzerine söyledikleri saçmalıklarıa hiç eleştiri getirmiyor yani bir dilbilimci olarak kabul ediyor.. Kürdceyi kelime-kelime inkar ve zayıflatma, Kürdlerin morallerini ve ulusal duygularını zayıflatma propagandasını gönüllü olarak yaptığı gibi buna karşılık Türkçeyi de kelime-kelime, veya adım-adım zenginletmeyi kabul ediyor.

Mesela kitabının II. baskısının önsözünde «Türkçe denen dilin içindeki türki unsurların payı %15 veya 20’yi aşmaz» derken; sonraki baskıya hazırlanırken bir yandan «Kürdcenin fakir olduğu» tezlerini günlük yazılarında işler ve Kürdceye saldırırken diğer yandan da Türkçeye 500 kelime ekleyip bu önsözü kaldırır..

Bu yaptıklarından güç alarak sağa sola küfretmeye başladı ve kendisine karışılmayacağını sandı. İslam peygamberine saldırdı. Bir kişi inanmayabilir ama bir islam ülkesinde sap gibi tek başına çıkıp etrafında bulunan ve o dine inanan insanlara da hakaret de etmez. Onun bildiklerini biz de biliyoruz. Ama bir saygı gerek. Üniversitenin içinde ağıza alınmayacak küfürler yaptı..

Ama «Kürdler ve Krd dili alehine yazdığım müddetçe artık bana karışmazlar» diye düşünürken  (hatta bu konuda kendisine güvence bile verilmişken)  onu da oyuna getirdiler. Şimdi iyice ehlileştirip tam bir kürd düşmanı yapmak için içeride tutuyorlar.

Onu da Hatip Dilleleştirecekler.

Devlet onun anti- Kürdcülüğünün farkında ve bu yönünü kullanmak istiyorlar.. Burada dediklerime bir tek ermeni itiraz ederse , onların itiraz edemeyeceği yazılar da yazabilirim.

Ermeniler Sarkis Hatspanian ve Sevan Nişanyan’ın anti kürdcülüğünü eleştirmezler bunları yanlız bırakmazlarsa aynı zincire vurulmuş iki ulusun birlikte kurtuluşuna da, bu iki ulusun  dostluğuna da, zarar vermiş olurlar.

 

İKİNCİ BÖLÜM:

Agop Dilaçar 24 Eylül 1932’de  Türk Dil Kurultayına katılmak üzere İstanbul’a gelir.  İki gün sonra yani 26 Eylül’de Cumhuriyet gazetesinde konu üzerine şunlar yazılır:

«Evvelki gün Sofya’dan  şehrimize gelen Sofya Üniversitesi Şark Lisanları mütehassısı Agop Martayan Efendi dün Dolmabahçe Sarayı’na giderek Ruşen Eşref Bey’le  görüşmüştir. Ruşen Eşeref Bey Ermeni profesörünü TDTC azalarına ve o esnada sarayda bulunan Vali Muhittin Bey’e takdim etmiştir.

Reisicumhur Hazretleri profesör Agop Martayan’ı huzurlarına kabul ederek kendisine iltifatlarda bulunmuşlardır. Profesör Kurultay müteşebbis heyetinin dün sarayda yaptığı içtimaa da iştirak etmiştir.

Dil mütehassısı olan profesör Dolmabahçe Sarayı’ndan çıktıktan sonra bir muharririmize ihtisaslarını şöyle anlatmıştır:

 Dolmabahçe Sarayı’na girdiğim  dakikadan itibaren kelimenin tam manasıyla demokratik bir muhite girdiğimi hissettim.. Yani kendimi kendi evimde zannettim. Gazi Hazretleri muhatapları üzerinde çok derin bir tesir bırakmaktadırlar. Bir ilim adamı sıfatıyla diyebilirim ki; Gazi Hazretleri Türk Dilinin ilmi bütün inceliklerine nüfuz etmiş bulunmaktadırlar. Dil inkilabının Türk tarihinde bir dönüm noktası teşkil edeceğine kaniim. Ben de bu sahada ihtisasım dahilinde faideli olmaya  çalışacağım. Dil Kurultayına iştirak etmekle yurttaşlık vazifesi ifa etmiş olacağım. Bugünkü nesil Gazi Hazretlerinin dehasını ve tahakkuk ettirdiği  büyük inkilapları belki layıkiyle takdir edemez.Fakat gelecek nesil yapılan işlerin  ne kadar büyük olduğunu hayret ve minnetlerle yadedecektir. (Cumhuriyet Gazetesi 26 Eylül 1932).

22 Mayıs 1930 günü TBMM Levon Mazlumyan Efendi de, MustafaKemal’e sunulmak üzere  altın bir levha üzerine yaptırdığı “Altın Alfabe Levhası”nı M. Kemal’e sundu.

Oysa, Harflerin değiştirilmesi bir AK JENOSİD TEDBİRİDİR..

Hiçbir ulus kendi dilinde yazılmış olanları artık okuyamaz duruma getirilsin diye yapılmıştır.

Agop Dilaçar, doğumundan 12 Eylül 1979’daki ölümüne dek aralıksız olarak  kemalist bir yaklaşımla Türk dili araştırmaları ile ilgilenmiştir.

 

SONUÇ

1928-38 dönemini ikinci kez yaşıyoruz.

Bu dönemde türkçenin zenginliğini Kürdcenin fakirliğini vurgulayacak ikinci bir Agop Dilaçar buldular .. Adı Sevan Nişanyan’dır. Agop Dilaçar Dersim Jenosidi’nde  Türkler lehine “üstünlük psikolojisini” vermiş. Türk diplomasisinin başarılı olmasına  hristiyan ve Ermen biri olarak katkı sunmuştur. TC prestiji yenilenmiştir.

Bu iki savaş arası  Dersim Jenosidi süresinde tüm dünyaya M. Kemal’in bir deha olduğunu yaptıklarının demokratik hareketler olduğunu M.Kemal’e karşı koyan Dersim’lilerin ise ilkeller olduğu imajı için devletin vazgegilmez bir  işbirlikçisidir..

 

Sevan Nişanyan’ın Kürdce’nin fakir olduğunu, ve Türkçe’den  Kürdce’ye geçen kelimeler için zil çalıp oynamasını da yine bu dönemle karşılaştırarak   anlayabilirsiniz.

TC Kürdlere saldırdığı bir dönemde hristiyan olan Ermenilerin, Ermenilere saldırdığı dönemde de müslüman olan Kürdlerin desteğine ihtiyacı vardır.  S. Nişanayan üç nesildir yasak olan bir dille oynaması İkinci bir Agop Dilaçar olmaya soyunmasındandır..

Ermeni kemalistlerinin en büyük düşmanı ilk önce Ermenilerdir. Bunlar en büyük zararı Ermenilere vereceklerdir. Çünkü onların önü alınmazsa Ermeni Jenosidinin inkarını devlet bu adamlara dayanarak iddia edecektir. Bu konuda da devlet epeyce yol almıştır.

Ermeniler Kürd diline saldıran insanlarını yalnız bırakmalıdırlar.

Kürdlerden önce  bu adamları  kendilerinin eleştirmeleri gerekmektedir.

Yazan Ali Karduxos-Atina

*************************

sonradan iki ek:

Dip not 1:

Bir ulusun  kökeni Arkeoloji-tarih, dilbilim ile belirlenir. ve bu konularda yeterli  veri yoksa antropoloji den de yararlanılır.

 Sümer dilinin türkçe  ile ilgili olduğu tezi, kemalist faşist dilbilim tezinin  bir devamıdır. Irkçı bir tezdir. Yayılmacı bir tezdir.

 Antropolojik olarak ise durum daha  ilginçtir. Bilindiği gibi sümer heykel , resim ve  kabartmaları günümüzü kadar gelmiştir. Bu heykellerde ve bulgulardaki   insanlar gür bıyıklı ve gür sakallıdır. Halbuki  uzak doğulular , moğollar ,türkler, çinliler vs. sakalsız ve kılsızdır..  İşte bu  antropolojik bulguya bir örnektir. 

 dip not 2:

Sarkis Hatspanian ne yazmıştı? 

Aşağıdaki mavi yazının tümü Sarkis Hatspanian’a   ona aittir. 

 

NEWROZ PİROZ BE !
Bugün, 21.mart.2012 Ermeni kadim takvimine göre pagan döneminin Ateş Tanrısı VAHAGN’ın doğuşunun 9890.ıncı, senenin ilk ayı Arek’in de ilk günü olan Arek gününe denk gelmektedir. Hristiyanlık öncesi dönemde ulusumuz  için h…em BAHARIN BAŞLANGICI, hem de YENİ YIL anlamına gelen bu günü binyıllardan günümüze dek aynı inanç ve coşkuyla kutlayan tüm halkların bayramlarını kutluyor, özgürlük güneşini zaptedene kadar ATEŞ gibi temiz yarınlar diliyorum.

(Ali Karduxos’un  yorumu: Mustafa Kemal bile bu kadar büyük yalan söyleyemez. 22  Ocak 2016-Atina)

 

 

Ιανουαρίου 22, 2016 Posted by | 1, değişik / curbecur | Σχολιάστε